“Çözüm(süz) Süreç”ten “Terörsüz Türkiye Sürecine”: Karşılaştırmalı Bir Analiz
Güncelleme tarihi: 9 Eki
Türkiye’nin “Çözüm Süreci” deneyimi iyi niyetlerle ve büyük umutlarla başlamış ancak sonuçlandırılamamıştır. Bu yazıda “Çözüm Sürecinde” yaşanan sorunların ışığından “Terörsüz Türkiye Süreci”ne siyaset bilimi perspektifinden yaklaşılmıştır.
Siyaset Bilimi Perspektifinden Çözüm Sürecinin Değerlendirilmesi
Devletler vatandaşları için ürettikleri hizmetten duyulan memnuniyet oranında başarılı ya da başarısız addedilirler. Devlet başarısı siyasal iktidarın başarısından ayrı olarak ele alınmalıdır. Siyasal iktidarlar için iktidar ömrünü uzatmak ve güç kullanımının sınırlarını genişletmek bir başarı ölçüsü olarak kabul edilebilirken, devletler için başarı kriterleri başka bağlamlar üzerinden ele alınmalıdır. Yunan, Roma ve Orta Çağ doğu ve batı düşünce geleneğinde devletlerin başarısına kafa yoran müfekkirler yönetim şeklinden iktidarı elinde tutanlara verilen tavsiyelere kadar bir dizi eseri meydana getirmişlerdir. Bütün bir külliyatı analiz etmeksizin toplum sözleşmesi bağlamında devletlerin başarısı kurulu sistemin işleyişi, ayakta kalması, uzun ömürlülüğü ve halkı nezdinde ürettiği rıza ile ölçülmelidir. Rousseau’cu toplum sözleşmesi kadar Hobbes’un güvenlik devleti ve Locke’cu özgürlük kriterlerinin devletlerin başarısını ele alırken dikkate alınması gereken ilkeler olduğu düşünülmektedir. Bu yazıda bu üç önemli yaklaşım çerçevesinde her iki sürecin nasıl işlediği ele alınacaktır.
Kadim devlet geleneğine yaslanan Türk devletleri için başarı kriteri istikrarlı ve güçlü yönetimlerden ve halkına sağladığı adalet ve refahtan ileri gelmiştir. Yaşadığımız coğrafyada kurduğumuz devletlerin tarihine baktığımızda güç ve başarının içte ve dışta ortaya çıkan tehdidi yönetmek ve istikrarlı bir yönetimi sağlamaktan geçtiği anlaşılmaktadır. Özellikle iç karışıklık ve isyan olaylarıyla mücadelede başarı ya da başarısızlık devletlerin bekasında önemli bir rol oynamıştır. Yakın tarihimizde coğrafi ve demografik koşullardan mı yoksa kültürel ve diğer faktörlerden mi olduğu bilinmez ama bu coğrafyada isyan, eşkiyalık ve terör tehdidi eksik olmamıştır. Bu bakımdan Türk-İslam imparatorlukları devlet geleneğinden başlayarak Cumhuriyet Türkiye’sine kadar siyasi tarihimizde kaos ve iç çatışmayı önlemek, devlet otoritesini ayakta tutmak ve toplumun dirliği, birliği ve bütünlüğü adına nizam fikri (nizam-ı âlem) kamu sulh ve düzeni adına önemli siyasi tasavvur ve uygulama haline gelmiştir. Kadim siyasetname geleneğinde bunun ciddi örnekleri vardır. İktidarların karşılaşılan iç tehditlerle mücadelede belli dönemlerde kesin başarılar kazandığı, zayıf yönetim dönemlerinde ise bu iç tehditleri bertaraf edemese bile yönetmeye çalıştığını görmekteyiz. İç güvenlik teşkilatının kapasitesini aşan asayiş olaylarıyla mücadele ederken izlenen yöntemlerin oldukça sıra dışı ve ustalıklı olduğunu söylemek gerekir. Örneğin jandarma takibiyle bertaraf edilemeyen eşkıya tehdidinin affetme ve eşkıyalığı bırakmayı teşvik eden (para, arazi verme gibi) yöntemlerle hafifletildiği örneklere yakın tarihimizde sıklıkla rastlanmaktadır.
Cumhuriyet döneminde de merkezi otoriteye karşı isyan ve eşkıyalık hareketleri devam etmiştir. 1960’lı yıllarda başlayan sağ-sol çatışması ve terör hadiselerinin bir devamı olarak 1978’de kurulan PKK, Türkiye Cumhuriyeti’nin karşılaştığı en büyük varoluşsal tehdit olarak kabul edilebilir. Devletin PKK ve onun oluşturduğu silahlı terör tehdidiyle mücadelesinde güvenlik tedbirlerinin tek başına sonuç vermeyeceği anlaşıldığından AK Parti’nin daha önceki yıllarında terör ve Kürt sorununu çözmeye yönelik bazı girişimler olmuşsa da AK Parti iktidarları döneminde sorunu çözmeye yönelik en önemli girişim, 2012 yılının sonunda dönemin Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ve onun Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan önderliğinde adına “Çözüm Süreci” denilen şiddetsiz çözüm arayışıdır.
PKK terörüyle mücadelede siyasal inisiyatif AK Parti hükümetlerine gelinceye kadar geri planda kalmış, özellikle güvenlik bürokrasisi bu alanda başat rol oynamıştır. Erdoğan hükümetleri öncesinde Turgut Özal, Necmettin Erbakan ve Süleyman Demirel gibi siyasilerin soruna hukuki ve siyasal zeminde çözüm bulma çabası belki de bu şartların zorlamasıyla akim kalmıştır. Çözüme ilişkin siyasal girişimler ağırlıklı olarak PKK tarafından yeniden başvurulan terör saldırılarıyla da baltalanmıştır. Bu tecrübeden hareketle Erdoğan yönetimi terör örgütünün provokasyonuna imkân vermeyecek şekilde örgüt mensuplarının sınır dışına çekilmesini sürecin bir ön koşulu olarak sunmuştur. Nitekim çözüm süreci silahlı örgüt mensuplarının geriye çekilme sürecinin başlaması, durdurulması ve şehirlerdeki milis faaliyetleri eliyle terörün yeniden tırmandırılması aşamalarına indirgenebilir. Ülke içindeki silahlı örgüt mensupları tamamen sınır dışına çekilmiş ve şehirlerdeki milis faaliyetleri durdurulmuş olsaydı hiç kuşkusuz Çözüm Sürecinin başarı şansı daha fazla olabilirdi.
Cesur bir siyasal girişim olarak başlayan Çözüm Süreci, sürece yeterince inanmayan ve zemin kazanmak için zamana oynayan terör örgütü ve süreci baltalayarak Erdoğan’ı zayıflatmaya çalışan FETÖ unsurları gibi bürokratik provokatörlerin girişimleriyle başarıya ulaşamadan kesintiye uğramıştır. Bugün yakın geçmişe bakıldığında “Çözüm Süreci” sonlandırılmamış ancak yarım kalmış bir girişim olarak kabul edilmelidir. O kadar ki geniş toplum kesimlerinde uzun süre yeniden Çözüm Sürecine dönülme beklentisi diri tutulmuştur.
Çözüm Sürecinin başarısız olmasındaki en temel faktörlerden biri toplumsal grupların silahsızlanma sürecini yeterince sahiplenmemesidir. Bu durum başka ülkelerdeki silahsızlanma süreçlerinde de tecrübe edilmiştir. Ülkemizde Kürt kökenli vatandaşların sürece olan yoğun desteği terör örgütü tarafından bir istismar aracına, Türk kökenli vatandaşların sürece ilişkin kuşkuları yaşanan seçim süreçlerinde siyasal bir istismar aracına dönüştürülmüştür. İktidar partisi ve HDP dışında kalan siyasal partilerin süreci acımasız şekilde eleştirmesi ve baltalama girişimleri de süreci zayıflatmıştır. Bu sürecin sonuçlarına umut bağlayan Kürt kökenli vatandaşların HDP’yi güçlü bir şekilde desteklemesi de sürecin siyasal getirisinin tek taraflı fayda sağlamasına yol açmıştır. Türk kökenli vatandaşlardaki kuşku AK Parti içindeki milliyetçi muhafazakâr seçmenin uzaklaşmasına, dahası AK Parti içindeki bir kısım Kürt kökenli seçmenin de HDP’ye yönelmesine neden olmuştur. Sürece ilişkin tek taraflı toplumsal destek süreci ayakta tutmaya yeterli gelmemiş, özellikle 6-8 Ekim 2014 tarihindeki sokak terörü hadiseleri ve belli bölgelerde hendek barikat eylemlerinin yoğunlaşması, güvenlik tedbirlerine ağırlık verilmesini zorunlu kılmıştır. 2015 yılının Haziran ayında yapılan genel seçimlerin ardından yeniden güvenlik operasyonlarının başlamasıyla Çözüm Süreci fiilen dondurulmuştur.
Başlangıçları ve Sorunu Ele Alışları Bağlamında İki Sürecin Karşılaştırılması
Çözüm Süreci, Arap Baharının siyasal ikliminde, Türkiye’nin terörle mücadeleye yönelik güvenlik operasyonlarının yoğunlaştığı bir dönemde başlamıştır. Sürecin başında Arap Baharı etkisinin sürece bu denli etki edeceği siyasal aktörler tarafından yeterince değerlendirilememiştir. Bugün anlaşılmaktadır ki örgütün süreci baltalamasındaki en temel faktör Suriye sahasında elde ettiği kazanımların yarattığı güç sarhoşluğudur.
Ülke içinde ise terör örgütü ile güvenlik alanındaki mücadele günümüzle karşılaştırılamayacak ölçüde yoğun bir silahlı çatışmayı içerecek unsurlar barındırmaktaydı. Çözüm süreciyle birlikte Öcalan’ın yakalandığı dönemde yaşanan çatışmasızlık dönemine (1999-2004) benzer bir sükûnet döneminin başlaması beklenmekteydi. İç siyasal iklime bakıldığında şimdi hiç kimsenin FETÖ kumpası olduğuna ilişkin kuşkusunun olmadığı Ergenekon, Balyoz ve KCK davaları tüm hızıyla sürmekteydi. Hükümet cephesine göre kendi meşru iktidarına karşı darbe ve terör faaliyetlerinin kovuşturulması anlamına gelen davalar, karşı cephede AK Parti hükümetlerine muhalefet eden kesimlerin yargı eliyle sindirildiğine ilişkin bir anlatıya dönüşmekteydi. Siyasal kutuplaşma had safhadaydı.
Ayrıca 2014 yılında yerel ve Cumhurbaşkanlığı seçimi, 2015 yılında milletvekili genel seçimleri ufukta görünmekteydi. Hükümet açısından Türkiye’nin önündeki seçim takviminin sorunsuz atlatılabilmesi için yurt içinde belirli bir sükunetin sağlanması elzem görülmekteydi. İşte böylesine sıkışmış ancak yönetim açısından ciddi riskler barındıran bir konjonktürde “Çözüm Süreci”ne girişildi.
Dahası Çözüm Sürecine yüklenen anlam AK Parti, HDP ve diğer siyasal gruplar bakımından oldukça farklılık arz etmekteydi. Çözüm Süreci AK Partililer için terör tehdidi ve Kürt Sorununun güvenlik dışı yöntemlerle çözümü, HDP ve ona müzahir kesimler için ülke içinde statü kabulü ve öz yönetim kurma imkanına kapı aralanması, diğer siyasal gruplar içinse ülke birlik ve bütünlüğüne yönelik tehdidin kontrolden çıkması anlamına gelmekteydi. Sayılan bütün iç ve dış şartlar, Çözüm Sürecinin başarısını, iyi bir strateji ve planlama olsa bile kaderin süreç lehine gelişmesine bağlıyor gibi göstermekteydi. İçeride ve dışarıda çok fazla belirsizlik ve yönetilmesi gereken pek çok hassas süreç söz konusuydu.
Terörsüz Türkiye Süreci ise pek çok açıdan Çözüm Sürecinden bambaşka şartlarda ortaya çıktı. Her şeyden önemlisi Çözüm Sürecine en fazla muhalefet eden Türk milliyetçiliğinin öncü partisi ve onun lideri, Terörsüz Türkiye Sürecinin baş aktörü haline geldi. AK Parti süreci destekledi ve kendi içinde ve Cumhur İttifakında ciddi bir konsolidasyona muvaffak oldu. Ana Muhalefet partisi sürece genel olarak olumlu yaklaşan bir siyasal çizgi izledi. DEM Parti ise Çözüm Sürecindekine benzer maksimalist beklentilerden uzak ve daha mutedil bir tutum takınarak siyasal tabanını provokasyonlardan uzak tutmayı seçti. Sürece muhalif kalan milliyetçi kesimlerin toplumsal desteği ise sürece ilişkin marjinal bir muhalefetin ötesine geçemedi.
Dış konjonktür bakımından ise Suriye’de Esed rejimi devrilmiş, mevcut merkezî hükümetle Suriye’deki PKK uzantısı yapı olarak bilinen PYD/YPG arasındaki güç savaşı sürse de Türkiye’nin desteklediği merkezi hükümetle PYD/YPG arasında görüşmeler devam etmektedir. Bu bakımdan Çözüm Sürecini en fazla zora sokan Suriye faktörü biraz daha hafiflemiş bir durum arzetmektedir. Gazze Soykırımı, Rusya-Ukrayna Savaşı ve İran Savaşı gibi dış konjonktürel krizlerin sürece olan etkisinin nispeten sınırlı ya da olumlu olacağı değerlendirilmektedir. Çözüm Sürecinden farklı olarak uluslararası toplumun yeni sürece ilgisi pek yüksek değildir. Zira Rusya-Ukrayna Savaşı gibi başka krizlere yoğunlaşan Batı ülkeleri, Trump yönetiminin Türkiye lehine tutum takınmasıyla DEM Parti cephesinin maksimalist talepler dile getirmesini teşvik eden bir pozisyonda bulunmamaktadır. Bu yönüyle yeni süreç ve aktörler daha cesur adımlarla daha güvenli bir zeminde yürümektedir.
Terörsüz Türkiye Süreci için Çözüm Sürecinden Alınan Dersler




Yorumlar